Ana Sayfa YAZARLAR 27.07.2021

Neden artık neyin doğru olduğu konusunda anlaşamıyoruz?

Neden artık neyin doğru olduğu konusunda anlaşamıyoruz?

Siyasi öfke ve sertleşen kültürel bölünmelerin günden güne arttığı bir dönemde yaşamak; sıkıcı olsa da hayat devam ediyor A’yı okuyoruz farklı B’yi okuyoruz farklı aynı yerde yaşayıp da bu kadar bir birini anlamayan ve kulağını tıkayarak yaşamak günden güne irtifa kaybetmemize sebep oluyor. Okuduğumuz ve duyduğumuz her şeyi araştırmadan neden önyargılı davranıyoruz. 

Günün her saniyesinde, izlediğimiz en son  film yorumlarından spor yorumlarına ve  neredeyse her konuda  önyargıdan şikayet ediyoruz. Bu şikayetler ve tartışmalar kamuoyunda giderek artıyor.

Sosyal medyadan ve  yayın organların da  öfkenin çoğu, sadece olayların kendilerine değil, yanlı ve çamur at iz kalsın mantığına bir tepkidir. “Ana akım medya” bu öfkenin ana odak noktasıdır. Tarafsız olduklarını iddia eden gazeteciler ve yayıncılar, her zaman alay konusu olmuşlardır. Giderek artan miktarda yazılmayan gerçekler, yıllardır uyutulan bir kitle ve çuvala sığmayan mızrak.

 

 Bazen bir rapor veya iddia, istenmeyen basit bir nedenden dolayı önyargılı veya yanlış olarak kabul edilebilir.  Ekonomik tahmin, sözde proje korkusunun başka bir durumudur. Oyunun hileli olduğu hissi artık kamuoyunda tartışmayı körüklemektedir.

Bu zihniyet artık tüm siyasi yelpazeyi kapsıyor ve dünyadaki toplumları kapsıyor. Yakın tarihli bir ankette, küresel olarak insanların çoğunluğunun toplumlarının bozulduğuna ve ekonomilerin de hile yapıldığına inandığını ortaya koymuştur. Hem sol hem de sağ, siyasi kurumlar ve medya tarafından yanlış tanıtıldığını ve yanlış anlaşıldığını hissediyor, ancak öfke, popülistlerin sistemi hak ettiklerinden daha fazla dikkat çekmek için oyuna getirdiğine inanan liberal merkezdeki birçok kişi tarafından paylaşılıyor. “Ana akım” kurumlarla öfke; kitlesel bir duygu haline gelmekte.

Bu öfke ruhu, bir zamanlar basının kuruluş yanlılığını uzun zamandır küskün olan solun doğal özelliğiydi. Ancak mevcut kültür savaşında, doğru olan, temel gerçeklik anlayışımızı kendi amaçları doğrultusunda kullanan; kurumlar, üniversiteleri ve sivil toplum örgütleri kitleleri uyutmaya gerçekleri görmemeleri için bin türlü hilelere başvurmaktadırlar.

Gelişen teknolojik araçlar ve sosyal medya sayesinde; Dijital platformların, akıllı telefonların ve etkinleştirdikleri her yerde gözetim, gerçeği adil ve objektif bir şekilde tanımladığını iddia eden herkesten içgüdüsel olarak şüphelenen yeni bir kamusal ruh yavaş yavaş uyanmaya başladı.

Belirli bir medya hikayesini neyin motive ettiği konusunda meşru bir merakla başlayan, ancak  dünyanın herhangi bir ana akım veya gerçekleri kabul etmeyi reddeden bir zihniyet. Muhtemelen hepimiz kendimizi bu mecranın bir yerinde, taraflı bir vatandaşın merakı ile iklim inkarcısının aşındırıcı alaycılığı arasında bulabilirsiniz. Asıl soru, bu zihniyetin bireysel ya da toplu olarak bize bir faydası olup olmadığıdır.

 

Kamusal yaşam,  Bir halk figürünün herhangi bir söylemi, art niyet arayışında seçilemez. Siniklik büyüdükçe, yasanın sözde tarafsız sahipleri olan yargıçlar bile alenen kişisel önyargıyla suçlanıyor. Kamusal yaşamda şüphe artıyorsa, insanlar giderek kendi deneyimlerine ve dünyanın gerçekte nasıl işlediğine dair kendi inançlarına bağımlı hale gelir. Bunun bir etkisi, gerçeklerin artık önemli görünmemeleridir. Ancak demokrasi ve hakikat krizi bir ve aynıdır: bireyler anlatılmakta olan “resmi” hikayelerden giderek daha fazla şüphelenmektedir ve kendi başlarına bir şeylere tanık olmayı beklemektedirler.

Kurumlara yönelik artan şüphecilik ve araştırma isteği hoş bir gelişmedir.

Medya okuryazar ve eleştirel bir yurttaşlık, güçlülerin manipüle etmesini dikkate  almamaya ve entelektüellerin öncülük ettiği kültürel eleştiri; günlük kültürel ifadelere ve etkileşimler  adaletsizlikleri ortadan kaldıracaktır.

Ancak çok fazla şüpheci olmak mümkündür. Bu eleştirel zihniyeti komplo teorisyeninden tam olarak nasıl ayıracağız – olayların resmi versiyonunda tek başlarına gördüklerine ikna olmuş olan? Ya da soruyu tersine çevirmek için, muhabirlerin ve uzmanların davranışlarındaki en belirgin önyargı vakalarını tanımak, ancak yine de söylediklerinin genellikle dünyanın makul bir tasviri olduğunu kabul etmek nasıl mümkün olabilir?

İnterneti, popülistleri veya trolleri,  rasyonel toplumumuzu yalanlarla boğmaya çalışmak, devam eden teknolojik ve felsefi dönüşümlerin ölçeğini küçümsemektedir. Kamusal alanımızdaki en büyük değişiklik, bir zamanlar  hayal bile edilemeyecek bir haber ve içeriğe sahip olmamızdır. Aniden, dünya bilgimiz için bağımlı olduğumuz analog kanallar ve meslekler kısmi, yavaş ve vazgeçilebilir görünmeye başladı.

Ve yine de, büyük veriyi çevreleyen ilk yutturmacanın aksine, bize sunulan bilgi patlaması, gerçek üzerinde fikir birliğine varmayı zorlaştırıyor, kolaylaştırmıyor. Bilgi miktarı arttıkça, ısırık boyutunda içerik parçalarını seçme ihtiyacı da buna göre yükselmektedir.

Bu radikal şüpheci çağda, nereye bakacağımız, neye odaklanacağımız ve kime güveneceğimiz soruları, aracıların yardımı olmadan giderek daha fazla kendimiz için cevaplamaya çalıştıklarımız sorulardır. Bu bir çeşit kurtuluş, ama aynı zamanda kamu kurumlarına olan güvenimizin bozulmasının da merkezinde yer almaktadır.

Günümüzde herkes öyle ya da böyle propagandayı tespit etmek ve çürütmek, haber akışlarımızın küratörlüğünü yapmak, karşı tarafın çerçevelenmesine saldırmak ve bilinçli olarak manipülasyona direnmekle meşgul. Bazı yönlerden, artık üzerinde anlaşamayacak noktaya kadar gerçekle çok fazla ilgilendik. Bir zamanlar tartışmaları sona erdirebilecek kurumlar, uzlaşmaları ve önyargıları nedeniyle sürekli ateş altındalar.

Medyaya olan güven düşüktür, ancak bu yerleşik şüphecilik uzun zamandır internetten veya çağdaş popülizmden öncesine dayanmaktadır.

Ne değişti o zaman? Önemli olan, hükümet ve medyanın elitlerinin bilgi sağlama konusundaki tekellerini kaybetmeleri, ancak halkın gözündeki şöhretlerini korumalarıdır.  Ve dijital platformlar artık ana akım kurumların kusurlarını, önyargılarını ve yanlışlarını tanımlamak ve tırmıklamak için kamusal bir alan sağlıyor. Sonuç, her biri medya diyetini yönetmek isteyen, kuruluşun zararlı etkisine direnmek için bireysel gazetecileri kontrol eden giderek daha şüpheci bir kitle günden güne artmaktadır.

O halde karşılaştığımız sorun, bazı insanların “ana akım medyadan” habersiz olması ya da sahte haberlerin kurbanı olması değil, hepimizin kamu kurumları tarafından bize sağlanan gerçeklerin ve bilgilerin gösterilmek istenmesidir. Gerçekler ve resmi raporlar artık hikayenin sonu değil. Bu tür şüphecilik sağlıklıdır ve birçok yönden, gerçeği çok fazla çarpıtırken yakalanan bir kuruluşun sadece görünen kısmıdır. Ancak siyasi sorunlar, gerçekliğin tüm temsillerine ve çerçevelerine karşı çıktığımızda, bunların tehlikeye ve önyargılı olduğu temelinde ortaya çıkar – bunun yerine gerçeğe daha saf, düzeltilmemiş bir erişim mümkün olabilir. Bu baştan çıkarıcı ama yanıltıcı bir idealdir.

Mustafa GÖZAYDIN

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.